Hemen hatırlatalım, 4 yıl önce Uludağ’da yapılan “Dört Mevsim Uludağ Çalıştayı”na AK Parti Bursa Milletvekili Hakan Çavuşoğlu, son başbakan yardımcısı olarak katılmıştı.

Verdiği sözler hala hafızamda, “zirvede kısa süre içinde yılın 12 ayı turizm yapılacak, Uludağ prestij kazanacak” demişti.
Aylar seneleri kovaladı ama verilen sözler unutuldu. Turizm sloganı, Bursa’ya bir türlü gelemeyen hızlı trene döndü.
2020’nin sonlarında, tek bir adım atılmayan Uludağ’la ilgili “çift başlılık olmaz, iki bakanlık sorunu çözemiyor, tek ses olsun” algısıyla “Alan Başkanlığı”nı icat ettiler.
Amaç, icraata geçmek, seneler sonra vaatleri yerine getirmekti.
Hatta Bursa’nın turizmden daha çok pay alması gerektiğini söyleyen, Tabakhaneler Bölgesi’nin de bu müjdeden faydalanacağını dile getiren,
Sonrasında ise Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş, Tabakhaneler’i Toki’ye pazarlayınca ortaya kendi iradesini koyamayan AK Parti Bursa Milletvekili Mustafa Esgin de, “Alan Başkanlığı”nı savunmuştu.
Birçoğumuz da böyle ikna edildi, inandı.
Ama diğer tarafta…
Alan adı altında,
Bursa’nın akciğerleri Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devredilirse kansere yakalanacağı belirtiliyor.

Yani yeşil örtü yok olacak.
Bu haykırışı, hastalığın başımıza musallat olabileceğini de Bursa Çevre Platformu dile getiriyor.
Dün BUÇEP çatısı altında toplanan çevreciler, Turizm İl Müdürlüğü önünde basın açıklaması yaparak Uludağ’ın Milli Park korumasında kalmasını, “Alan Başkanlığı”na devredilmemesi gerektiğini belirttiler; Turizm Bakanlığı eliyle zirvenin betonlaştırılacağını haykırdılar.

Yapılan açıklamada su kaynaklarının ve canlı yaşamın yok olacağına dikkat çekerek özetle şu ifadelere yer verdiler:
“Uludağ için hazırlığı süren ve çalışmaları Turizm Bakanı tarafından basına duyurulan Uludağ Alan Başkanlığı kanun tasarısının TBMM’ne getirilip kabul edilmesi, Uludağ Milli Parkı’nın en önemli kaynak değerleri olan orman alanlarını, Alpin dağ çayırlarını, su kaynaklarını ve canlı yaşamı yok oluşa götürmek demektir. Milli Park; korunması gereken habitatların, doğal ve/veya kültürel varlıkların söz konusu olduğu alanların yönetilmesine ilişkin, bilimsel verilere dayalı koruma – kullanma dengesinin gözetildiği, her yönden koruma altına alınmış doğa parçasını ifade eden uluslararası bir kavramdır. Bugün, Uludağ Milli Parkı’nın milli park statüsünden çıkarılarak, Uludağ Alan Başkanlığı adı altında, 1. ve 2. gelişim bölgeleri ve kayak pistlerinin bulunduğu 650 hektarlık alanın Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devredilmesi tartışılmaktadır. Bu durumun olası tehlikelerini öngörebilmek için geçmişe bakmak yerinde olacaktır.
MEKANLAR TÜKENECEK
Öncelikle, yeni türlerin keşfedildiği böylesine dinamik bir ekosistem, turizm ve maden işletmeleri ile yıllar boyunca tahrip edilmiştir. Google Earth aracılığı ile elde edilebilecek Uludağ’daki maden ocaklarının görüntüsü, adeta bir mayın tarlasını anımsatmaktadır. Bu madenler; akarsuları kirletmekte, Uludağ’dan gelen akarsuları kullanan köylerdeki tarımsal etkinliklere büyük zararlar vermektedir. Diğer yandan turizm, bir tür mekânı tüketme biçimidir. Sadece ekonomik boyuta odaklanarak, doğal ve kültürel varlıkların sürdürülebilirliği göz ardı edilmekte ve bu değerlere onarılması imkânsız zararlar verilmektedir. Örneğin; Gölyazı Köyü, Ramsar alanı içinde bulunmasına rağmen, tamamen tüketim kültürünün domine ettiği bir kırsal turizm destinasyonuna dönüşmüştür. Keza, Cumalıkızık Köyü de, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girmiş olsa da, taşıma kapasitesinin çok üstündeki kalabalıkların akın ettiği bir yerleşime dönüşmüştür. Tüm hanelerin bir şeyler satarak para kazanma gayesine kapılması ile birlikte, bu iki eşsiz köy; koruma – kullanma dengesinin gözetilmemesi nedeni ile büyük tehlike altına girmiştir. Uludağ Milli Parkı da ne yazık ki farklı bir durumda değildir. Sürekli inşa edilen yeni oteller, artan yatak kapasiteleri ile birlikte “macera parkı” gibi inanılmaz gürültü kaynaklarının artması ile ekosistemin işitsel peyzajı da büyük zararlar görmektedir.

MİLLİ PARK KALMALI
Alan Başkanlığı yasalaşırsa, yönetim komisyonu; Belediye, Turizm Bakanlığı, Turizmciler, otel yöneticileri, Valilik, Milli Park Müdürlüğü’nden birer temsilciden oluşacaktır. Milli Park Müdürlüğü’nün sorumluluğu ve yetkisi işlevsiz kalacaktır. Milli parkı savunması gereken paydaşlar siyasi baskıya açık halde görevlerini yapamayacaktır. Bu yasa yürürlüğe girdiği andan itibaren milli park yasası geçersiz ve işlevsiz duruma getirilecek ve Uludağ’da turizm sermayesinin yapılaşması hızlanacaktır. Ülkemizde Alan Başkanlığı uygulamasındaki kritik örnek bunu açıkça ortaya koymaktadır. 2019 yılında Kapadokya’da kurulan Alan Başkanlığı ile birlikte, bölge turizm sermayesinin insafına bırakılmış ve Göreme Milli Parkı, 2020 yılında Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle milli park statüsünden çıkarılmıştır. Aynı politika Uludağ’da uygulanıp, bir süre sonra milli park olmaktan çıkarılacaktır. Uludağ 1961 yılından bu yana milli parktır ve milli park olarak kalmalıdır.
RANT PROJELERİNE KAPI
Yetkililer Alan Başkanlığı Yasasını savunmak için, Uludağ’da yetki karmaşası olduğunu ileri sürmektedirler ancak bu bilgi doğru değildir. Uludağ’ın tek yetkilisi Tarım ve Orman Bakanlığı ile Milli Parklar yönetimidir. Yani bir yetki karmaşasından söz etmek mümkün değildir. Alan Başkanlığı ile amaçlanan; koruma kullanma maskesi altında Uludağ’da yeni gelişim bölgelerinin önünü açmak ve yıllardır mahkeme kararlarını aşamayan turizm sermayesinin yeni rant projelerine imkan sağlamaktır.
SİYASİ BASKI VE YEREL YÖNETİM ALTINDA EZİLİYOR
60 yıldan bu yana milli park özelliği korunmaya çalışılan Uludağ, ne yazık ki son 15 yıldır gittikçe artan siyaset, turizm sermayesi ve yerel yönetim baskısı altında ezilmektedir. Uludağ’ın en değerli alanlarına inşa edilen yapılar Milli Parklar Yasasına açıkça aykırıdır ve dünyanın hiçbir milli parkında bu kadar yapılaşma yoktur. Geçtiğimiz süreçte 2. oteller gelişim bölgesinin alan genişletmesine yönelik iki kere karar alınmış ama Bursa Barosu, Şehir Plancıları Odası ve Doğader, bu kararlara karşı dava açıp mahkeme kararı ile bu kararları iptal ettirmiştir. Şimdiye kadar Bursa Barosu, TMOBB ve DOĞADER’in, Uludağ’daki yapılaşma ve talana karşı açtığı yirmiye yakın dava bulunmaktadır. Ormanlarıyla Bursa’nın havasını temizleyen Uludağ’dır. Yer üstü su kaynaklarıyla Bursa halkına içme suyu sağlayan iki büyük barajımızı (Nilüfer ve Doğancı), dereleri, yeraltı sularını besleyen Uludağ’dır. Sakallı akbabanın, yaban kedisinin, Apollo kelebeğinin ve nicelerinin yuvasıdır.”
Durum bu.
Tarımın nasıl yapılacağını bile ön göremeyen Tarım ve Orman Bakanlığı yüzünden göllerimiz kuruyor, yer altı sularımız yok oluyor. Konya’da obruklar oluşuyor.
Uludağ’ın dile yok ki “beni katletmeyin” deyip feryat etsin, dirensin.
Bu güzelliği korumak zorundayız, çünkü başka “Keşiş dağı” yok.

Şimdi…
Eğri oturup doğru düşünme vakti.
Bursa’yı yönetenler, Vali Yakup Canbolat,
Turizme kafa yoran AK Parti Bursa Milletvekili Doktor Mustafa Esgin,
Büyükşehir Belediye Başkanı Alinur Aktaş,
Şehrin betonlaştırıldığını dile getiren CHP ve İYİ Partili yetkililer, muhalefet,
BUÇEP’in açıklamasını, haykırışını duyarak,
Herkese doyurucu ve vicdanları yaralamadan kamuoyunu aydınlatın.
Maalesef…
Nasıl ki şehrin meyve ve sebze deposu olan ova yok edilip, bina tarlalarına mahkum edildiğine kahrolarak bakıyorsak,
Sırtımızı dayadığımız Uludağ’ımız da yok edilmesin, rantın kurbanı olmasın.